Tırnak içinde 'Ölüm Kalım Siyaseti' yazmaya devam edecekken, malum 'Ölüm Kalım Dünyası' izin vermedi. Siyasi ömrü boyunca devrimci bir talebe, yurtsever bir genç olarak kalmayı idealize eden bir eski tüfeği sonsuzluğa çekti. Millete vekildi, dürüst liderdi, kalıcı başkandı, hukukçuydu Ketenci’ydi melek oldu. Yeter dedi ve dönülmez dünyaya uçtu. Bence koca yürekli büyük abimdi...
Zaten yeryüzünde ölüm ile kalım her alanda her aşamada ikiz kardeş. Bir şekilde buluşturdukları ise abi ile kardeş. Ve arkası dağ, önü deniz el heykelli bir adada, üç yanı ölümcül bir deniz kıyısında, abisi bir kardeşi kimsiz kimsesiz bıraktı…
İri cüsseli bir kara kuş, abi ile kardeşe doğru uçtu. Kanatları kanamıştı uçmaktan, kara yağmur bulutlarıyla savaşmaktan. Kanat çırptıkça ağır bir ölüm kokusu yayılıyordu evrene. Ve uzun zamandan beri özellikle her Eylül de her akşam beklenen kara gölge, tez zamanda ulaştı adaya. Uzun yolculuğa adayların ağzında, kekremsi kuru pamuk tadı kaldı. Soluk bir soluk, son kez döküldü dudaklardan. Ve büyük abinin
kardeşi yalnız kaldı...
Eski tüfek büyük abinin eski tüfek kardeşi yarensiz kaldığını duyunca ‘Olmadı A. Abi...’ yazabildi duvarlara. Durdu durdu ve ‘Yıldızlar yoldaşın olsun...’ diyebildi anca. Otuz küsur yıllık yoldaşlık bitmişti. Sonra siyasi bir novella yaşandı ve bitti diye birkaç paragraflık bir not düştü tarihe…
Büyük abi, devrim ve özgürlüğe cesurca adanmış hayatlar kuşağındandı. Eğilmez uzundu, sembol şapkalı, eli çantalı ve kehribar tespihliydi. Yitik kuşak kardeşi gibi Kuzey’in yurtsever evlatlarındandı. Şimdinin siyaset süren kuzeyli hemşerilerine zerre benzemez türden adam gibi adamdı. Çalkantılar yüklü ömründe, büyük bir gurur ve inatla efelendi gericiliğe. Daima ‘Devrimin şanlı yolunda’ ilerledi. Yılmadan, usanmadan kuvvacı milis özeniyle kutlu yolda yürüdü. İşte aynı cesaretle ve korkusuzca sonsuzluğa yürüdü…
Şimdi küçük kardeşi onu sonsuz gerçekliğe uğurlarken ne yazsın. Hiç. Zaten ‘yazılmış en şahane metinler hatta kutsal metinler bile kusurlu. Ağdalı methiyeler ağır kusurlu. Çünkü kusursuz insan yok...’ Kusursuz yazar da hiç yok. Ama büyük abi kendi çapında kusursuzdu...
O yüzden büyük abiyi dürüstçe, hayata dair mazeretler üretmeden anmak kâfi. Hele ki yazanlar için çok çabuk geçerken zaman. Siyasiler için hızlı geçmez mi? Gür yüzleri yaşlanmaz mı hiç? Ya bilinenler üzerine yazmak, bir dipsiz kuyuyu detaylıca keşfe çıkmak niye? Niyet belli...
Bilen biliyor zaten her şeyi hatta bırakılan her dostane boşluğu. Önemli olan boşa boşluğa düşmeden, dostu anmak ve varsayılan bilinmezlikte düşmana doğru dürüst karşı koyarak yaşamak. Büyük abi işte böyle yaşadı…
Her gidenin peşine, ‘Ölüm Kalım Dünyası’nı yalın yazmak için ne gibi bir meziyet gerekiyorsa işte ondan bende yok büyük abim. N’olur alınma, ‘ula uşağum’ diye başlayıp kardeşinle didişme. Yalan yok alındım gidişine. Şimdi sen büyük abim, bahtının rüzgarına kapıldın gittin. Belleğimde büyük abilerimden kim kaldı, ayrıntısı bende yok. Sanki ‘Ölüm kalım ve yokluk’ üzerine bir mizan tutmam lazım senden sonra...
Zaten, gittikçe artan kayıplarla birlikte kanayan beyin kendine gerekli enerjiyi bulamıyor. Böyle bir dönemde kalem susar kelam ölür. Yani kalem kelam kardeşliği yaşatırken bir yandan da öldürür. Bir çöl suskunluğu sarar dilleri. Hafiften bir ölüm korkusu dolaşır ‘Ölüm Kalım Dünyası’nı. Ve korkmayanlar ölümüne sıraya girer…
Haliyle ölüm kalım vadisinde, vaatler gölgede tutulur. Unutulur her şey, unutulur verilen sözler. Unutulur insanlık. Ama eski tüfek büyük abi asla unutmaz. Unutulmaz. Kimsiz kimsesiz kardeşi de. Çünkü herkes her yaptığının karşılığını mutlaka bulur...
Üzülmedim desem yalan ama büyük bir novellaya hayat veren büyük abime veda da yakışır. Ölüm kalım dünyası bu dünya abim, gün olur elbet ölünür. Şimdi beni de bekle desem eminim yine 'yok Deniz var' dersin…
